Türkiye Cumhuriyeti

Nahçıvan Başkonsolosluğu

Konuşma Metinleri

Melburn Başkonsolosumuz Sayın Aydın Nurhan'ın Nahçıvan Özel Üniversitesinde Yaptığı Fahri Doktora Konuşması, 30.06.2010

Muhterem Rektörümüz,
Sayın Başkonsolosumuz,
Aziz Hocalarım, Sevgili Öğrenciler,

Bundan on yıl önce Nahçıvan’dan ayrılırken bir vasiyette bulunmuştum. Birgün emr-i Hak vaki olduğunda ebedi istirahatgahım Nahçıvan toprağı olsun demiştim. Bukadar sevdiğim aziz Nahçıvan’ımıza beni tekrar davet eden vefakar ve muhterem Rektörümüze ve aramızda bulunan Sayın Başkonsolosumuza huzurlarınızda teşekkürü borç biliyorum.

Aziz Hocalarım,

Şubat ayında Nahçıvan Başkonsolosluğumuzun telgrafıyla Üniversitenizin bana Fahri Doktora verme kararını öğrenince hayatımın en duygulu anını yaşadım, yanaklarımdan aşağı mutluluk yaşları süzüldü, emekliliğe hazırlandığım bir sırada, vefalı Azeri kardeşlerimden ömrüm boyunca bana verilmiş olan, ve verilebilecek olan en büyük hediyeyi almıştım.

O an beni, yıllar öncesine, Şikago’ya götürdü. Şikago’da tanışıp dost olduğum büyük tarihçimiz, büyüğüm Halil İnalcık’ın, kitabını benim için imzalarken kapağa yazdığı “mütefekkir diplomatımıza” kelimelerini hatırladım ve Üniversitenizin kararını büyük ihtiramla karşıladım.

Ben doğduğumda bir hafta isimsiz kalmışım. Rahmetli babam benim için uzun süre isim aramış, sonra büyük bir sevinçle anneme koşup “buldum, oğlumun adı AYDIN” demiş. Babam ilim adamı olmamı çok isterdi. Ben de ona layık olmak için akademisyen olmayı istedim, kaderin cilvesi, diplomat oldum.

Bilirsiniz dinimizde güzel bir söz vardır; Allah dünya malını isteyene verirmiş. Ama ilmi, kendi seçtiklerine verirmiş.

Sizler, tanrının özenle seçtiği ilim adamları, beni aranıza fahri olarak kabul ettiğiniz, bana bu şerefi bahşettiğiniz için minnettarım, umarım sizlere, ilim alemine ve can Azerbaycanımıza layık olurum.

Sevgili öğrenciler,

Doktora konuşması hazırlamak doktora tezi yazmaktan çok daha zormuş. Bu unvana layık olma endişesi ile hazırlanmak gerçekten ağır bir yük oldu benim için. İlim adamlarının, onun da ötesinde, hayatta en değerli varlığımız olan çocuklarımızın karşısında konuşulacak konu seçiminden içerik belirlenmesine, çok zorluk çektim. Sonunda siz genç öğrencilerimize geride kalan 61 yılın bende bıraktıklarından naçiz bir demet sunayım dedim.

Batılılar, “Gökkubbe altında söylenmemiş söz kalmadı.” derler. Bugün sizlere belki bildiğiniz fikirleri tekrarlayacağım. Yüzlerce, hatta binlerce yıl birçok mütefekkir aynı fikirleri söyledi. Ama herkes kendince önemli olanı öne çıkardı, fikirler benzer olmakla birlikte zamana ve mekana göre sunum, ambalaj farklıydı. Bu paketler o insanların bir ömür yaşadıklarından, idrak ettikleri, içselleştirdikleri, kendi duygu ve fikir filtrelerinden süzdükleri, özgün mesajlardı.

Umalım, emekliliğine az kalmış vasat bir memurun hazırladığı bu şükran konuşması da, onun akıl ve gönül süzgecinden geçirilmiş samimi bir mesaj olarak kabul edilsin ve bu kutsal camiada hoş sada bıraksın...

Değerli gençler,

Bir akademisyene, yazar veya konuşmacıya en gerekli olan şey çok iyi gözlem yapmak, gözlemler arasında atalarımızın dedikleri gibi “ehemmi mühimden ayırmak”, sonra ayırdığımız darmadağın “ehem”leri, yani en önemlileri ahenkli bir sentezle anlamlı bir paket haline getirebilmek. Bunun için kudretli bir beyin gerekiyor, verileri sentezlerken insan beyni cendereye giriyor, doğum sancıları çekiyor.

Peki bir tez insan beyninde nasıl oluşuyor?

Dünyanın binlerce üniversitesinde sadece master veya doktora unvanını alabilmek uğruna ev ödevi gibi yazılan ezberci, ruhsuz tezler bir yana; gerçek tez, ana rahmine düşen bir yumurta gibidir. Bir anda doğmaz, uzun zaman içinde, kuluçka döneminden